Kur'an'dan Nefesler

Hakkımda

Kur'an ile ilgili sohbetler


Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv

Kategoriler


Arkadaşlarım


Blogcu Yardım

İNSANIN TEMEL GÖREVİ VE İSLAM (3)

 

Kur’an-ı Kerim’de Ehl-i Kitab’a gönderilen resul ve uyarıcıların bir kısmından bahsedilmiş, bir kısmından da  bahsedilmemiştir.

“Andolsun, biz senden öncede resuller gönderdik. 

Bir kısmının hayatını sana anlattık,

bir kısmının hayatından sana bahsetmedik.”

(40/78)

 Kur’an'da, isimlerinden ve hayatlarından bahsedilen veya bahsedilmeyen resul ve nebilerin tebliğ ettikleri dinin adına                                                                                                                                                                      Yüce Rabbimiz "İslam" demiştir.

İslam, hiçbir sınırla kayıtlı olmayan; ırk, din, dil, renk farkı gözetmeyen, tüm insanlığa kucak açan, Yüce Allah’ın seçtiği  evrensel bir iradesidir.

 “...Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim.

Üzerinizdeki nimetimi tamamladım.

Ve sizin için din olarak

İslam’ı seçtim.…”

(5/3)

 “.….Allah katında din İslam’dır.....”

 (3/19)

 “Kim

İslam’dan gayrı din ararsa

bu, kendisinden asla kabul edilmeyecektir.

Ve o,

ahirette hüsrana düşenlerden olacaktır.”

(3/85)

 “Allah

iyiye ve güzele götürmek istediğinin göğsünü

İslam’a açar...”

(39/22)

 gibi benzer ayetler tüm insanların Allah’a teslim, bir diğer değişle Allah’a İslam olmasını tavsiye eder.                                           

 Kâinattaki tüm yaratılmışların

Allah’a teslim olanlarına da İslam denir.

(3/83)

 İslam olup, yukarıda bahsettiğimiz vahiy kaynaklı dinleri kabul eden Ehl-i Kitab arasında, sapmışlar olduğu gibi; dininin vecibelerini (gereklerini, sorumluluklarını) uygulayan; hayırlarda yarışan, hakkı ve adaleti yerine getirenler de vardır.

Yüce Rabbimiz bu hassasiyetlerle kendine bağlanan Ehl-i Kitab’ı; cennet müjdeleri ile tanımlamış ve orada ebedi olarak kalacaklarını da yine aynı Kitab ile beyan buyurup mükâfatlandırmıştır.

 “Ehl-i Kitab’dan öyleleri var ki

Allah’a iman ederler

ve hem size indirilene

hem de kendilerine indirilene inanırlar.

Allah karşısında ürperirler.

Allah’ın ayetlerini basit bir ücret karşılığı satmazlar. Onların mükafatı

Rableri katındadır.

Şüphesiz Allah

 hesap görmekte çok hızlıdır.”

(3/199)

 Kur’an; Ehl-i Kitab’tan bu yüksek ahlak ile fiillerde bulunan Hıristiyanlar hakkında;

 “Şu bir gerçek ki,

insanların iman edenlere (Müslümanlara?)

 sevgide en yakın olanlarını

 “Biz Hıristiyanlarız” diyenler(den) bulursun.

Bu böyledir.

Çünkü onlar arasında keşişler ve rahipler vardır.

Ve onlar, kibre sapmazlar.”

(5/82)

  “Resule indirileni dinlediklerinde,

tanıdıkları gerçekten(geröeklerden)dolayı,

gözlerinin yaşlarla dolup taştığını görürsün.

Şöyle derler:

“Ey Rabbimiz, iman ettik.

Artık bizi de hakikate şahitlik yapanlarla

beraber yaz.”

(5/83)

 “Rabbimizin

bizi iyiler arasına koymasını arzuladığımız halde,

Allah’a

ve bize gelen gerçeğe

neden inanmayalım?”

(5/84)

 “Böyle söyledikleri için

Allah onları,

içinden ırmaklar akan cennetlerle mükâfatlandırdı.

Orada sürekli kalacaklardır.

İşte güzel davrananların ödülü budur.”

5(85)

 diyerek ödüllendirileceklerini açıkça beyan etmiştir.

 Kur’an-ı Kerim; yukarıda örneğini verdiğimiz inanmış Hıristiyanlar hakkındaki ayetlerde olduğu üzere, inanmış Yahudiler hakkında da; bizleri bilgilendirir.

 “Musa kavminden

hak ile doğru yolu gösteren

ve adaletle davranan

insanlar vardır”

(7/159)

“Onların ilimde derinleşmiş olanları

ve mü'minler,

sana indirilene

ve senden önce indirilene de

 inanırlar.

Namazı kılarlar, zekâtı verirler.

Allah’a ve ahiret gününe inanırlar.

 İşte bunlara büyük bir mükafat vereceğiz.”

(4/162)

 Bu ayetler bize; birtakım cahil din yobazlarının “sadece müslümanlar cennete girecek” iftiralarının aksine, yüksek ahlak ve temiz bir iman içinde bulunan her Ehl-i Kitab’ın cennetle mükâfatlandırıldığını açıkça ispat eder.

 “Şüphesiz iman edenler,

Yahudiler, Sâbiîler ve Hıristiyanlardan,

Allah’a ve ahiret gününe inanıp

salih amelde bulunanların

Mükâfatları vardır.

Korku yoktur onlar için.

Onlar mahsun olmayacaklardır.

 (2/62)

Ayeti hiçbir şüpheye izin vermeyecek değerde açık bir beyandır. Maide Suresi 69. ayeti de aynı hükmü teyit eder.

 


Tarih: 19:38, 22/12/2009
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

İNSANIN TEMEL GÖREVİ VE İSLAM(2)


 

 

             Gönderilen tüm peygamberlerin tebliğleri genelde ayrı ayrıymış gibi görünse de; inanç esaslarında ve ulaşılacak gayede öğretileri aynıydı. Neydi her bir kitabın dayandığı bu   ortak nokta?  “Tevhid !” yani bir başka değişle Allah’ın birliği. Dolayısıyla insanlardan beklenen karşılık da aynı idi; Allah'a teslimiyet, O na kulluk edilmesi ve O'nun yasalarına uyulması elbette.. Neden?, çünkü ışık tek bir odak noktasından geliyordu; O Yüce Yaratan’dan.

 

“Şüphesiz biz tıpkı Nuh’a

ve ondan sonraki Nebilere vahyettiğimiz gibi

sana da vahyettik.

Ve Biz

İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a, torunlarına,

İsa’ya, Eyyüb’e, Yunus’a, Harun’a, Süleyman’a da vahyettiğimiz ve Davud’a da Zebur’u verdiğimiz gibi.” (4/163)

 

             Yeri gelmişken şunu da ifade edelim ki; birçok insanın putperest ve ateşe tapanlar olarak haksız yere itham ettikleri Zerdüştiler ve iki bölümden oluşan kutsal metinleri “Zend Avesta ve Desatir” yazıtından bazı bilgiler vermek gerekirse göreceğiz ki; Zerdüşti öğretilerden de tam bir Tevhid kokusu gelmektedir.

 

Mesela;

1 - Kur’an “Allah birdir” der. O’nun birliği sayısal birlik değil zati bir sıfattır.

       Zerdüşt;  benzer bir şekilde “O birdir, sayı olarak bir değildir” der.

 

2 -Kur’an “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” der.                                       Desatir de aynı şekilde “Hiçbir şey ona benzemez” der.

 

3 - Desatir“O yaratılmamıştır, sonlu değildir, rakibi yoktur, düşmanı yoktur, bir ilk forma (prototip) sahip değildir, dostu yoktur;  babası, annesi, karısı, oğlu, mekanı, bir bedeni veya şekli, rengi ve kokusu yoktur.” der.

       Kur’an “O doğurmaz, doğrulmamıştır. Hiçbir şey O’nun gibi değildir; O’nun dengi yoktur.” der.

 

4 - Desatir “O her şeye hayat ve varlık verir” der.

     Kur’an bunu şu ifadeyle teyit eder; “Her şeye hayat veren ve yaratan O’dur.”

 

5 - Desatir “O’na ne göz bakabilir ne de düşüncenin gücüyle algılanabilir.” der.

     Kur’an: “gözler O’nu idrak edemez, O bütün gözleri idrak eder. O latif olandır, her şeyden haberdardır.” der.

     Bu hakikati Desatir; “İnsanlara bildir ki tanrı bu göz ile  görülmez; O’nu görmek için başka gözler gereklidir.” der.

 

6 - Desatir “O’nun müşfikliğinden ve inayetinden  ümidini kesme” diye beyan eder.

     Kur’an ise bunu şu ayet ile teyit eder: “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin, Allah günahları tümden affeder.” (39/53)

 

7 - Desatir “Ben sana senden daha yakınım.” demiştir.

     Kur’an da aynı şeyi söylüyor: “Biz ona şah damarından daha yakınız.” (50/16)

 

8 - Desatir’de Allah Adem’e şöyle diyor: Senin kalbine meleğin vahyettiği, Rabbinin sözüdür.”

       Kur’an şu ayetle bu gerçeği doğruluyor: “Gerçekten senin kalbine kitabı Allah’ın emriyle Cebrail indirdi.” (2/97)

 

Bir vakıaya değinecek olursak;  Arabistan’da Muazzez peygamberimizden önce İran, beşinci Sasa’nın yönetimindeydi. İran’ın işgali üzerine sahabe, Zerdüşti halkıyla ilişkiye girdiğinde ve söz konusu öğretilerini işittiklerinde, hemen Zerdüşt’ün; ilahi vahye mazhar olmuş bir peygamber olduğu sonucuna vardılar. Böylece sahabe, Zerdüşti halkına da diğer Ehl-i Kitap’a ümmetlerine davrandıkları gibi muamele ettiler.

 

Zerdüştiler tarafından tutuşturulan ateşin gerçeği ise, ilahi ibadetin, inanışın bir sembolüydü. Ateşin tutuşturulması ile daima ilahi ışığı izleyeceklerine ve şeriatlarına bağlı kalacaklarına dair bir ahit yapmış oluyorlardı. Peygamber Zerdüşt bu noktayı şu şekilde açıklıyor:

“Burada toplanmış olan sizlere

 külli akıl sahibi Allah’ın hikmetini açıklıyorum. Size güçlü bir hakikat olan

 ve şu kutsal alevlerden yükseldiğini gördüğüm, Allah’ın eşsizliğini, izzetini

ve mü’min ruhların ezgilerini açıklıyorum.

Bu görüntünün realitesini dikkatle dinleyin,

 açık ve sadık bir düşünce ile

ateşin alevleri üzerine düşünün.”

 

Zerdüşt’ün bu hikmetli sözlerinde son derece açıktır ki, tapınaktaki ateş; dini kurallara bağlılık ve onlar üzerine derince düşünmeye dair verilen tembihin geleneksel sembolü görevini deruhte  ediyordu.

 

Buddha ise kelime anlamı itibariyle “vahiy alan, ermiş kişi” manasına gelmektedir.

 

Budizm öğretilerinde; ölümlü unsurlardan kurulu nesnelerin, egonun (ben’in) hiçliğini, boş oluşunu, kararsızlığını, gerçek dışı olduğunu ve bütün bunlara bağlanmanın büyük bir çılgınlık olduğunu bildirir ve katletmekten, hırsızlıktan, zinadan, yalandan, dedikodudan, küfürden, gevezelikten, hasetten, kinden, inanç yanlışından kaçınmayı öğütler.

Budizm’e göre herkes kendi fiil ve eylemlerinden sorumlu olup, mutlaka bu fiil ve eylemlerin hesabını verecektir. Görüldüğü gibi Buddha öğretileri de Kur’an öğretileriyle bir benzerlik taşımaktadır.

 

“Şüphesiz,

biz seni gerçeği müjdeleyen bir uyarıcı olarak gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki,

içinden bir uyarıcı gelip geçmemiş olsun.”

(35/24)

“Gerçekten biz her topluma:

“Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının.”

Diye tebliğ yapan

bir Resul gönderdik…”

 (16/36)

Yukarıdaki ayetlerde Kur’an-ı Kerim; her topluma Allah’ın vahiylerini tebliğ eden bir peygamber gönderilmiş olduğunu, dolayısıyla her toplumun Ehl-i Kitab olacağını beyan etmektedir.

Vahyi kısaca izah etmeye çalışacak olursak; ’’Vahiy’’Allah’ın insanlarla ilişki kurduğu ilahi bir faaliyettir. Allah vahyini insanların zihnine gönderir  İnsanların zihninden o zihnin konuştuğu dil ile topluma iletilir diyebiliriz.

Ali GÜR

(Devam edecek)


Tarih: 19:14, 2/11/2009
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

İNSANIN TEMEL GÖREVİ VE İSLAM


 

 

İNSANIN TEMEL GÖREVİ VE İSLAM  (1)

 

           "Nefha'i Rahman Ve Rahim’’ Olup sonsuzluğun tohumunu içinde taşıyan, ve ilahî vahyin tek muhatabı olan insanın temel görevi; "İslam’ı anlayıp uygulamak, hayatına geçirip yaşamak, iman edip müslüman olmak ve olgunlaşarak mü’minliğe erişmek"tir.

Yüce Yaratan da bunu böyle istemektedir. 

                                                     

“Araplar “İman ettik” dediler.

De ki “Siz iman etmediniz.

Fakat İslam olduk deyin.

Henüz iman sizin kalplerinize girmemiştir.

Eğer Allah ve onun resulüne itaat ederseniz;

Allah amellerinizden hiç bir şey eksiltmez.”

Allah  Gafûr’dur, Rahim’dir.”

 

“ Mü'minler ancak şu kimselerdir ki;

Allah'a ve resulüne iman ederler.

Sonra şüphe etmezler.

Mallarıyla ve canlarıyla

Allah yolunda çaba sarf ederler.

İşte bunlardır dürüst ve sadakatli olanlar.

(49/14,15)

Allah’a teslim olmak anlamında kullanılan İslam kavramı; "itaat etmek, boyun eğmek, barış, emniyet ve tüm korkulardan emin olmakla mutluluk bulmak" anlamlarına da gelir.

 

Kur’an-ı Kerim, Ehl-i Kitab’a vahyedilen dine; İslam demiştir. Kur’an’daki Ehl-i Kitab terimi, sadece Yahudi ve Hıristiyanları işaret eder.

          

           Bugün dar çerçevede Ehl-i Kitab "Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanları içerse de; geniş manâda, "Zerdüşti, Budizm ve Brahman dini de dahil olmak üzere; ilk peygamberden  son peygambere kadar, bütün resullerin ve nebilerin tebliğ ettikleri vahiy kaynaklı tüm kitap ve sayfaların muhatapları Ehl-i Kitap’dır .

 

“Gerçekten, biz Nuh’û kavmine gönderdik de,

o “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin.

Sizin O’ndan başka ilahınız yok.

Size çok büyük bir günün azabının inmesinden korkuyorum.” dedi.

(7/59)

 

“Ad’a da kardeşleri Hud’u gönderdik.

Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin.

Sizin O’ndan başka ilahınız yok.

Hala sakınmıyor musunuz?”

(7/65)

 

“Semud’a da kardeşleri Salih’i gönderdik.

Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin.

Sizin O’ndan başka ilahınız yok…”

(7/73)

 

“Medyen’e de kardeşleri Şuayp’ı gönderdik.

Şöyle dedi: Ey kavmim ! Allah’a kulluk edin.

Sizin O’ndan başka ilahınız yok.”

(7/85)

 

Hz. İbrahim ve Hz. İsmail ise Kabe’yi inşa ederlerken;

 

“Ey Rabbimiz! Bizi sana teslim olanlardan kıl.

Soyumuzdan da sana teslim olan bir ümmet çıkar.

Bize ibadet yerlerimizi göster,

bizim tövbemizi kabul et.

Şüphesiz tövbeleri kabul eden,

Rahim olan sensin.”

(2/128)

diyerek Yüce Allah’a yakarmışlardır.

 

Ayrıca hem Hz. İbrahim hem de Hz. Yakup oğullarına şu vasiyette bulunmuşlardır:

 

“…Oğullarım!

Allah sizin için bu dini seçmiştir.

O halde ancak Müslümanlar olarak can verin.”

(2/132)

 

“Evet, siz, Yakup’a ölüm geldiği zaman oğullarına

“Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” dediğinde,

“Senin ilahına; ataların İbrahim’in,

İsmail’in, İshak’ın ilahına;

O tek olan ilaha kulluk edeceğiz

ve O’na teslim olacağız”

dediklerine şahitsiniz.”

(2/133)

 

Ayetlerinden anlıyoruz ki; tüm peygamberler Allah’ın birliği (Tevhid) akidesi ile görevlendirilmişlerdir.

 

“O size, dini konularda

Nuh’a emrettiğini,

sana vahyettiğimizi;

İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğimizi

şöyle diyerek kanunlaştırdı:

“Dini dosdoğru tutun,

onda bölünüp

fırkalara ayrılmayın…””

(42/13)

 

 

 

“Şöyle deyin;

Biz Allah’a inandık

ve bize indirilene,

İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a,

onun torunlarına indirilene,

Musa’ya ve İsa’ya verilene

ve Rableri tarafından diğer nebilere verilene

inandık.

Bunlar arasından hiç kimseyi ayırmayız.

Biz yalnız O’na teslim olanlarız.”

 (2/136)

 

Kur’an-ı Kerim’in bu beyanları; hem gönderilen peygamberlerin ve dolayısıyla da kitapların; birbirini doğrulayıp tamamladığına işaret etmektedir.

 

“Şüphesiz

içinde hidayet ve ışık olan Tevrat’ı indiren

Biziz.

Allah’a teslim olmuş nebiler,

Yahudilere onunla hüküm verirlerdi.

 Kendini Rabbe adayanlar ve alimler de

Allah’ın kitabından korumakla görevli olduklarıyla hükmederlerdi…”

(5/44)

 

            Kur’an’ın bu beyanı, İsrail oğullarına gönderilen; Hz. Musa ve diğer peygamberlerin uyguladığı kitap olan, Tevrat yasaları ve emirlerindendir.

İsrail oğullarına gönderilen bir diğer resul de Hz. İsa’dır. Hz. İsa yeni bir kural, yeni bir şeraitle gönderilmesine rağmen, kendisinden önce gönderilen Tevrat’ı doğrulamış ve tasdik etmiştir.

 

“Biz Meryem oğlu İsa’yı,

 onların izi üzerine Tevrat’tan ellerinde olanın

doğruluğunu tasdik edici olarak gönderdik.

Ona, içinde hidayet ve ışık olan Tevrat’tan

ellerinde kalanı tasdik eden,

korunanlara bir hidayet ve öğüt olan

İncil’i verdik.

O halde İncil’e uyanlar;

 Allah’ın onunla vahyettikleri doğrultusunda

hüküm versinler.

Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse

işte onlar gerçekten fasıklardır.”

(5/46,47)

 

             Daha sonra yeni bir kitap ve yeni bir şeriatla Hz. Muhammed gönderilmiştir. Hz. Muhammed de kendisinden önce gönderilenleri doğruluyor ve tasdik ediyordu;

 

“Sana da ellerindeki Kitab’ı tasdikleyici

ve onu gözetleyip doğruluğunu belirleyici olarak

bu kitabı hak olarak verdik.

O halde onlar arasında

Allah’ın indirdiğiyle hükmet”

(5/48)

Ali GÜR                                  (Devam edecek)


Tarih: 21:26, 31/10/2009
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

FARKINDAMIYIZ (2)


* Biz kendimizi ve her şeyi eğitecek bir donanıma sahibiz insan-ı şerifiz. Şerefimizle mütenasip ne yaptık.
* Biz hep işittiklerimize inanıp nefretle yaşadık. Şaştık, şaşırmakla günlerimizi geçirdik.
* İç dünyamız bizde bizi yaşatıyor. Biz bize hiç bakmadan yaşadık. Boş yere kendimizi ve zamanımızı tükettik.
* Her şeyi şikayet ettik. Aleyte bulunmaya İlm-i kelam değeri verdik, bir veya birkaç insan şekline aldandık. Onlara yaranmak için nelere katlandık da fark bile edemedik.
* Biz ki bir kâinatız, koskoca yetkili bir insanız. Biz ki insanlığımızı yaşayacakken sırrımıza gafil olduk.
* Çok mühimsediğimiz, çabasına, gailesine düştüğümüz bir çok şeyden, sonradan nefret ettiğimiz oldu.
* Karşımıza çıkan ufacık problemleri üstümüze yıktık, altında ezildik. 
* Biz bizde ezilirken, bizi bir başkası eziyor sanıp onu suçlarken, kin bizi bizde köle kıldı. Kine esir olduk.
* Doğru diye yaptığımız bir çok şeyin sonradan yanlış olduğunu fark edince pişmanlıklar çektik.
* İç yüzümüzü anlamak istemedik.
* Zenginliğin ne demek olduğunu anlayamadık. Kazanç nedir, ne demektir gerçeğini öğrenmek istemedik.
* Rabbimizin bize onur olarak verdiği aklımıza Hak kapılarını açamadık, hep boş şeylerle oyaladık.
* Akıl defterimizi aramadık ama aklımızı beğendik. Bizde ne ilahi cevherler var bunları keşfedemedik.
* Nefha-i Rahman olduğumuzu duyduk da ne olduğumuzu bilemedik.
* İnsan oluşumuzla öğündük de, insanlığımızı kendi temel kaidesine oturtamadık.
* Aklımızı, fikrimizi özümüze yöneltemedik.
* Muazzam varlığımızı, manevi yetkilerimizi ele almayı tasarlayamadık, kaç türlü sıfatla yaşadığımızı düşünüp bilemedik.
* Biz bizde, bize bizden yakın olanı bilemedik.
   FARKINDA OLALIM DOSTLAR; ÖYLE BİR DOSTUMUZ VAR Kİ, BİZİ BİZE BİZİMLE BİLDİREN VE BİZDEN BİZE BİZİM OLAN DOST..

                                                              Ali GÜR 

Tarih: 04:04, 22/10/2009
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

FARKINDAMIYIZ.. (1)




* Kendimize iyi dikkat edecek olursak. Tereddütler, şüpheler, korkular içinde yaşıyoruz.
* Aklımızı kendimize kullanmayız, lüzumsuz şeyleri düşünür kendimizi yorarız.
* Hiçbir şeyden zevk alamıyoruz, alsak bile devam etmiyor. Tatmin olamıyoruz.
* Bir şeye karar verip, biraz sonra verdiğimiz yeni kararımızla kararımızı bozuyoruz.
* Sevmek ve sevmemek arasında bocalıyoruz.
* Kah mesleğimizi beğeniyor, kah beğenmeyip nefret dahi ediyoruz.
* Ser nedir.. Sır nedir.. Yerlerini tayin ve tespit edemiyoruz.
* Bazan dünyaya küsüyor, bazanda aç gözlü oluyor. Madde kokuyoruz.
* Bazan en çok sevdiğimize ençok kızıyor, en çok yücelttiğimizin aleyhinde konuşuyoruz.
* Bazı iftihar ettiğimiz şeylerden, sonradan utanıyoruz.
* Geleceği görmek iddiası güderiz, sonra önümüzdekini dahi görmediğimizi anlayıp kendimizi kahrederiz.
* Hem vaktimizi isref ederiz. Hem de vaktin nereye harcandığını bile düşünmeyiz.
* Anlamsız ve boş yaşantımızdan bir türlü silkinip çıkmak aklımıza bile gelmez.
* Hepimiz en son kaçınılmaz olan ölümü tadacağımızı biliriz de.. sadece o kadar. Düşünmeyiz bile.
* Ahirete inanıyoruz deriz.. ama lafta... Ahirete inanmış olsak onun çabasına düşeriz.
* İmanımız var deriz. Ama nerede bu iman diye loto neticeleri kadar, dizi filimler kadar merak etmeyiz.
* Allah'tan korkarız deriz. Karanlıktan korktuğumuz kadar bile korkmayız.
* Allah'a inanırız fakat itimat etmayiz.
* Cehennemden sakınırız deriz. Dumandan sakındığımız kadar sakınmayız.
* Cenneti arzularız ama dalında gülümseyen bir çiçeği koparırız.
   NEDİR BU ÇELİŞKİLERİMİZ, NEDİR BU KENDİMİZE YAPTIĞIMIZ ZULÜM.

                                                           Ali GÜR

Tarih: 00:10, 22/10/2009
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->